Âşık Aziyet Savaş


“Anamdan doğalı karalı yazım 

Dünyaya geleli gülmedi yüzüm”

 

“Daha anamdan doğarken başlamış çileli yaşamım. O gün bugündür devam eder kem talihim kara bahtım. 70 yıllık bir ömür boyunca geriye dönüp baktığımda hep acılar ızdıraplar görünür gözüme” diyor Emlek yöresinin büyük türkü ustası İzzet Savaş. 

Gelecek kuşaklara da kalması açısından kendisi ile bir mini röportaj yapmak istediğimi söylediğimde önce duygulandı sonra da ağlamaklı bir tarzla “Öyleyse şu sazımı bana ver” dedi. Onun bu konulardaki duyarlılıklarını ve hassasiyetlerini bildiğim için mümkün olduğunca onu kırmadan, üzmeden onunla sazlı türkülü bir muhabbet ortamı içinde böylesi bir söyleşiyi gerçekleştirmenin daha doğru olacağını düşündüm. 

Soru/yanıt şeklinde geçecek bir söyleşinin çok yararlı olmadığı bir gerçekti. Zira İzzet Babanın abartısız, yalın ve tümüyle gerçeği yansıtan anlatımlarına karşın ilerlemiş yaşının da verdiği unutkanlık her sorunun yanıtını almamıza engel teşkil ediyordu. 
Söyleşiye, rakı kadehinden bir yudum aldıktan sonra, sözleri Âşık Ali İzzet Özkan’a makamı kendisine ait olan bir türkü ile başladı: 

Gece gurbet gündüz gurbet yıl gurbet 
Gurbet bana ben gurbete alıştım. 
Akşam ağıt, sabah ağıt ne hikmet 
Fırkat bana, ben fırgata alıştım 

O, kendine özgü otantikliği ve hâk vergisi sesiyle türküleri ardı ardına okuyordu. Söylediği bu türkü ve deyişlerin kayda alındığını, belki de tümünün yazıya döküleceğini düşünerek okuduğu eserleri daha bir özenle seçiyordu. 

Bir ara soluklanmak için saza ve türküye mola verince kendisine ilk sorumu 

yönelttim.Üstadım, senin okuduğun deyiş ve türkülere zaten doyum olmaz. Bugün türkülerden daha çok senin konuşmanı dinlemek istiyorum. Doğumundan bu güne kadar olan yaşamını özetle anlatırmısın? 

Yüzünde karşısındakine dikkatle bakan ama neler söyleyeceğini pek kestiremeyen bir ifadeyle anlatmaya başladı; 

“ 1928 yılının bir kış gününde Emlek Hüyük Köyünde dünyaya gelmişim. Doğumumdan 5 yıl sonra yani 1933 yılında ancak nüfusa kayıt ettirilmişim. Anam beni o günün şartlarında, doktorsuz ebesiz gaz lambasının bile olmadığı bir köy ortamında doğurmuş. 

Ben bir yana anam bir yana düşmüş. Anam beni bir kere bile emziremeden ölmüş. Benim öksüzlüğüm dünyaya gelişimle başlamiş. 
Zavallı babam Haydar Aga analık edememiş bana. Evdeki iki ineğimizde sağılır durumda olmadığı için bana içecek süt bulamamışlar . Köydeki hısım akraba emzikli kadınlardan süt emdirenler olmus. Bakmışlar ki böyle olmayacak, çocukları olmayan öz amcam Musa Kahya ve onun hanımı Hatica’ya beni evlatlık vermişler. 

20 yaşına kadar, biri kız üç erkek kardeşten biri olan Musa Emmimin (Âşık Ali İzzet’in babası) yanında büyümüşüm. Bu süre zarfında köylerde kıtlık olmuş, salgın hastalıklar baş göstermiş, insanlar ölmüş, çok sayıda çocuk ölmüş. Bu hastalıklara ben de yakalanmışım. Öldü ölecek denilmiş, nasıl olmuşsa ben ölmemişim. 

Kendimi bildim bileli çok eziyetler çektim. Çok cefalar gördüm. Çektiğim bunca azap ve acıları gören komşu kadınları bana Aziyet (eziyet) adını yakıştırmışlar. Gerçekten de eziyetle geçen yaşamım asker oluncaya kadar devam etti. 

1954 yılında askerlik görevine çağrıldım. Askerlik dönüşü Sarıkaya Köyünde Büyük Mustafa, Bacak Mehmet, ve Mehmet Ali isimli şahıslara 12 yıl azaplık ettim. Daha sonra Ali İzzet Özkan beni yanına aldı. Onun teşvikiyle saz çalıp türkü söylemeye başladım. Ali İzzet bana ustalık etti. 

Onunla belli zamanlarda köyleri kentleri dolaştık. 
Yöre ozanlarından başta Âşık Veysel olmak üzere Âşık Hüseyin, Âşık Aziz Üstün, Âşık Hasan Yüzbaşıoğlu özellikle de köyümüzün yetiştirdiği benim kader arkadaşım Âşık Hasan Devrani gibi ozanlarla yol arkadaşlığı yaptım. 

Divanda dergahta ve Âşık Meclislerinde onlarla birlikte oldum. Alakiliseli Mehmet Özkan, Sarıkaya’lı Durmuş Çetinkaya, Benlihasan’lı Arslan, İlyashacı’lı Hasgül, Kavak’lı Fazlı gibi Emlek Yöresinin saz ve türkü ustaları ile birlikte oldum. Cemlerde bulundum. Düğünlerde bayramlarda katıldığım Âşık Meclislerinde bilhassa Emlek Yöresi şairlerinden usta malı türküler çalıp söyledim”.

Düğünde bir kıyas ve Aşık Aziyet

 

Geçtiğimiz yıl Almanya’ya gitmiştim. Yeğenim evleniyordu, düğününde bulunmak istedim. Sadece iki gün kalabildim. Daha uzun kalmış olsaydım ne kadar da güzel olacaktı. Uzun yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşlarımı, köylülerimi görüp, onlarla dertleşme fırsatı bulacaktım.

 

Buna rağmen bir düğün akşamında vaktin elverdigince, gözlerimin tanıdığı  kadarıyla, kadim dostlarımı, arkadaşlarımı gördüm. Kısa da olsa onlarla sohbet etme olanağını buldum. Yirmi, otuz yıldır görmediğim arkadaşlarımı gördüm, ancak bazılarını tanımakta zorlandım. Eski dostlarımın dışında bir iki de yeni dostluklar edindim. Kuzenim beni saçları ağarmış, surat olarak da yabancı olmayan birisi ile tanıştırdı, “Behcet” dedi, “Aşık Aziyet’in oğlu” dedi. Behcet, Emlek yöresinin o ulu ozanlarından Aşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Aşık Devrani ve Aşık Hüseyin Gürsoy damarından gelen Aşık Ali İzzet Savaş’ın oğlu. Babasının aynısıydı. Behcet daha sonra kızkardeşi ile tanıştırdı beni. 

 

“Aşık babayın yanında dolandırdığı kızı mısın” soruma, “evet ağbey”  cevabını verdi. Babasını sordum, nasıldır diye, gözleri doldu, “Babam iki yıl önce hakka yürüdü” dedi.  Aşık Aziyet (yörede kendisi bu isimle bilinirdi) iki yıl önce aramızdan ayrılmış da, haberim olmamış,  bir an bunun şaşkınlığı konuşmama engel oldu, yutkundum durdum. Kendimi bu şaşkınlıktan kurtarıp sohbete başlıdık Aşık Aziyet’in kızıyla. Aşık Aziyet’in Avusturya’ya gelişi ve geri dönüşünü kızı pek bilmiyor, o konu ile ilgili bir yazı hazırlamıştım dedim ona. “Ağabey  o yazını okudum, eline sağlık”.  Aşık Aziyet’in  köylülerinin Beserek adında aylık dergi çıkardıklarını biliyordum, yazımı da o dergiye yıllar önce göndermiştim. Yazım Beserek dergisinin Aşık Ali İzzet Savaş’ın vefatından sonra onun için hazırlanmış özel sayısına nasip olmuş.  Orada okumuş. Hem Aşık’ın vefatını, hem de yazımın Beserek dergisinde yayınlandığını orada öğrenmiş oluyorum. 

Aşık’ın kızı ile sanki kırk yıllık iki dost gibi sohbet ediyoruz, Aşık Aziyet’in türküleri ağırlıklı konumuz oluyor. Babası ile planlanan projelerin yapılamaması hem onu, hem de beni üzüyor.

 

Sohbetin sonu gelmiyor, düğün salonunda damadın dayısı olarak çağrılıyorum, konuşmamız kesiliyor, tekrar görüşmek üzere diyerek takı törenine gidiyorum.  Takı töreni bitti. Gençler davul zurna eşliğinde halaya duruyorlar. Ne kadarda özlemişim Emlek yöresinin halaylarını. Son olarak çocukluğumda toprak damlarda ve harmanlarda çekilen halayları izlemiştim, zaman zaman da halaya durmuş olanların en sonundakinin elinden tutarak halay çektiğimi hatırlıyorum. Halayda olan gençlerin çoğu Almanya’da doğmuş. El çırpa çırpa halayda saf tutan güzellerin çoğu Almanya’da doğup büyümelerine rağmen, çok da güzel halay çekiyorlar.  Almanya’da da olsa, çekilen halayın  Sivrialan köyünün toprak damlarında çekilen halaylardan farkını arıyorum. Halay çekmek de irsidir herhalde diyorum. İşte kanıt; Kamil, Yakup ve ağbeyleri Hüseyin Sivrialanlı üç kardeş, Aşık Aziyet’in oğlu Behcet hepsinin ellerinde birer mendil halayın tadına varıyorlar, hepsi teyze çocukları. Dördü de farklı yerlerde halaya durmuşlar,  mendil sallayıp el çırparak halayı daha da güzelleştiriyorlar.

Halayda orta yaşlı ve genç Almanları da görüyorum,  bir genç Alman, davulcunun yanına gelmiş, onunla tempo tutuyor. Genç Alman’nın vücudu davula vurulan her tokmakla sarsılıyor. Alman, elinde sanki tokmak varmış gibi davulcuyu vücudundaki bütün titreşimle taklit ediyor, bir davulcu davuluna vuruyor, bir Alman karşılık veriyor. 

 

Daha önce de kaynımın düğününde Almanya’daydım. Orada da halay çeken  Almanlarla karşılaşmıştım. Türklerin düğünlerinde Avusturya’da Avusturyalıları görmek pek mümkün değil. Onca yıldır Türklerin düğününe Avusturyalıları görmedim ve rastlamadım.

Avusturyalılar bir  oruç açmalarda, bir de seçim öncesinde Türklerle beraber oluyorlar. Bu beraberlik de Avusturyalılar’ın siyasi temsilcileri ile Türklerin dernek temsilcisi konumunda olanlar arasında oluyor. Belediye saraylarında, cumhurbaşkanlığı köşklerinde ve meslek odalarının salonlarında verilen oruç açma yemeklerinde temsilci düzeninde birarada olunuyor. Buralarda Avusturyalı aday veya  parti temsilcileri nutuklar atıyorlar, Türklere saygılı olduklarını, onları çok sevdiklerini anlatıyorlar.

 

Utanmadan “Türkler olmasaydı bu zor ve pis işleri kim yapardı bu ülkede” sözlerini sarf ediyorlar. Dernek ve cemaat temsilcisi Türkler de Avusturyalıları çok sevdiklerini ve minnet borçlarını dile getiriyorlar.  Karşılıklı gösterilen bu “sevgi selinden” hızını alamayanlardan Avusturya Cumhurbaşkanı bir seçim mitinginde slogan atarcasına “Yaşasın İslam Cemaati” diye bağırıyordu bir defasında.

Avusturya Cumhurbaşkanı’nın bu bağırması Avusturya’da yayın hayatında bulunan Türk gazetelerine manşet oluyor. Avusturya’nın gazeteleri ie habersiz bu yaşasınlı konuşmadan. Cumhurbaşkanı’nın bu “sevgisine” rağmen,  Avusturya’nın günlük yaşamında Türkiye, Türk ve müslüman karşıtlığı her gün biraz daha fazlalaştığını yaşıyoruz.

 

Almanya’da yaşamış olduğum bu iki düğünden sonra Almanların ve Avusturyalıların Türklerle olan ilişkisini kıyaslıyorum. Düğün bitiyor, yarın sabahtan erkenden yola çıkacağız. Aşık Aziyet’in kızı Hatice, kuzenimi ve beni kahvaltıya çağrıyor. Konuşmamız içerisinde Aşık Ali İzzet Özkan’nın yeni bir kitabından bahsetmişti, hem onu hem de Beserek dergisini görmüş olurum diyerek erkenden kalkıp kahvaltıya gidiyorum. Kilim nakışı ile süslenmiş bir kapak ve o nakışın içerisine yerleştirilmiş bir Aşık Aziyet fotoğrafı.

 


 Kaynak: Kadim Ülker - Açık Gazete - 17 Ocak 2007 

 

Düğünde bir kıyas ve Aşık Aziyet

 

Geçtiğimiz yıl Almanya’ya gitmiştim. Yeğenim evleniyordu, düğününde bulunmak istedim. Sadece iki gün kalabildim. Daha uzun kalmış olsaydım ne kadar da güzel olacaktı. Uzun yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşlarımı, köylülerimi görüp, onlarla dertleşme fırsatı bulacaktım.

 

Buna rağmen bir düğün akşamında vaktin elverdigince, gözlerimin tanıdığı  kadarıyla, kadim dostlarımı, arkadaşlarımı gördüm. Kısa da olsa onlarla sohbet etme olanağını buldum. Yirmi, otuz yıldır görmediğim arkadaşlarımı gördüm, ancak bazılarını tanımakta zorlandım. Eski dostlarımın dışında bir iki de yeni dostluklar edindim. Kuzenim beni saçları ağarmış, surat olarak da yabancı olmayan birisi ile tanıştırdı, “Behcet” dedi, “Aşık Aziyet’in oğlu” dedi. Behcet, Emlek yöresinin o ulu ozanlarından Aşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Aşık Devrani ve Aşık Hüseyin Gürsoy damarından gelen Aşık Ali İzzet Savaş’ın oğlu. Babasının aynısıydı. Behcet daha sonra kızkardeşi ile tanıştırdı beni. 

 

“Aşık babayın yanında dolandırdığı kızı mısın” soruma, “evet ağbey”  cevabını verdi. Babasını sordum, nasıldır diye, gözleri doldu, “Babam iki yıl önce hakka yürüdü” dedi.  Aşık Aziyet (yörede kendisi bu isimle bilinirdi) iki yıl önce aramızdan ayrılmış da, haberim olmamış,  bir an bunun şaşkınlığı konuşmama engel oldu, yutkundum durdum. Kendimi bu şaşkınlıktan kurtarıp sohbete başlıdık Aşık Aziyet’in kızıyla. Aşık Aziyet’in Avusturya’ya gelişi ve geri dönüşünü kızı pek bilmiyor, o konu ile ilgili bir yazı hazırlamıştım dedim ona. “Ağabey  o yazını okudum, eline sağlık”.  Aşık Aziyet’in  köylülerinin Beserek adında aylık dergi çıkardıklarını biliyordum, yazımı da o dergiye yıllar önce göndermiştim. Yazım Beserek dergisinin Aşık Ali İzzet Savaş’ın vefatından sonra onun için hazırlanmış özel sayısına nasip olmuş.  Orada okumuş. Hem Aşık’ın vefatını, hem de yazımın Beserek dergisinde yayınlandığını orada öğrenmiş oluyorum. 

 

Aşık’ın kızı ile sanki kırk yıllık iki dost gibi sohbet ediyoruz, Aşık Aziyet’in türküleri ağırlıklı konumuz oluyor. Babası ile planlanan projelerin yapılamaması hem onu, hem de beni üzüyor.

 

Sohbetin sonu gelmiyor, düğün salonunda damadın dayısı olarak çağrılıyorum, konuşmamız kesiliyor, tekrar görüşmek üzere diyerek takı törenine gidiyorum.  Takı töreni bitti. Gençler davul zurna eşliğinde halaya duruyorlar. Ne kadarda özlemişim Emlek yöresinin halaylarını. Son olarak çocukluğumda toprak damlarda ve harmanlarda çekilen halayları izlemiştim, zaman zaman da halaya durmuş olanların en sonundakinin elinden tutarak halay çektiğimi hatırlıyorum. Halayda olan gençlerin çoğu Almanya’da doğmuş. El çırpa çırpa halayda saf tutan güzellerin çoğu Almanya’da doğup büyümelerine rağmen, çok da güzel halay çekiyorlar.  Almanya’da da olsa, çekilen halayın  Sivrialan köyünün toprak damlarında çekilen halaylardan farkını arıyorum. Halay çekmek de irsidir herhalde diyorum. İşte kanıt; Kamil, Yakup ve ağbeyleri Hüseyin Sivrialanlı üç kardeş, Aşık Aziyet’in oğlu Behcet hepsinin ellerinde birer mendil halayın tadına varıyorlar, hepsi teyze çocukları. Dördü de farklı yerlerde halaya durmuşlar,  mendil sallayıp el çırparak halayı daha da güzelleştiriyorlar.

 

Halayda orta yaşlı ve genç Almanları da görüyorum,  bir genç Alman, davulcunun yanına gelmiş, onunla tempo tutuyor. Genç Alman’nın vücudu davula vurulan her tokmakla sarsılıyor. Alman, elinde sanki tokmak varmış gibi davulcuyu vücudundaki bütün titreşimle taklit ediyor, bir davulcu davuluna vuruyor, bir Alman karşılık veriyor. 

  

Daha önce de kaynımın düğününde Almanya’daydım. Orada da halay çeken  Almanlarla karşılaşmıştım. Türklerin düğünlerinde Avusturya’da Avusturyalıları görmek pek mümkün değil. Onca yıldır Türklerin düğününe Avusturyalıları görmedim ve rastlamadım.

 

Avusturyalılar bir  oruç açmalarda, bir de seçim öncesinde Türklerle beraber oluyorlar. Bu beraberlik de Avusturyalılar’ın siyasi temsilcileri ile Türklerin dernek temsilcisi konumunda olanlar arasında oluyor. Belediye saraylarında, cumhurbaşkanlığı köşklerinde ve meslek odalarının salonlarında verilen oruç açma yemeklerinde temsilci düzeninde birarada olunuyor. Buralarda Avusturyalı aday veya  parti temsilcileri nutuklar atıyorlar, Türklere saygılı olduklarını, onları çok sevdiklerini anlatıyorlar.

 

Utanmadan “Türkler olmasaydı bu zor ve pis işleri kim yapardı bu ülkede” sözlerini sarf ediyorlar. Dernek ve cemaat temsilcisi Türkler de Avusturyalıları çok sevdiklerini ve minnet borçlarını dile getiriyorlar.  Karşılıklı gösterilen bu “sevgi selinden” hızını alamayanlardan Avusturya Cumhurbaşkanı bir seçim mitinginde slogan atarcasına “Yaşasın İslam Cemaati” diye bağırıyordu bir defasında.

 

Avusturya Cumhurbaşkanı’nın bu bağırması Avusturya’da yayın hayatında bulunan Türk gazetelerine manşet oluyor. Avusturya’nın gazeteleri ie habersiz bu yaşasınlı konuşmadan. Cumhurbaşkanı’nın bu “sevgisine” rağmen,  Avusturya’nın günlük yaşamında Türkiye, Türk ve müslüman karşıtlığı her gün biraz daha fazlalaştığını yaşıyoruz.

 

 

Almanya’da yaşamış olduğum bu iki düğünden sonra Almanların ve Avusturyalıların Türklerle olan ilişkisini kıyaslıyorum. Düğün bitiyor, yarın sabahtan erkenden yola çıkacağız. Aşık Aziyet’in kızı Hatice, kuzenimi ve beni kahvaltıya çağrıyor. Konuşmamız içerisinde Aşık Ali İzzet Özkan’nın yeni bir kitabından bahsetmişti, hem onu hem de Beserek dergisini görmüş olurum diyerek erkenden kalkıp kahvaltıya gidiyorum. Kilim nakışı ile süslenmiş bir kapak ve o nakışın içerisine yerleştirilmiş bir Aşık Aziyet fotoğrafı.


                                                                                                  Kaynak: Kadim Ülker - Açık Gazete - 17 Ocak 2007 

 

Aşık Ali İzzet Savaş Avusturya Yolunda                                              

 

Almanya 2002 yılında göçün kırkıncı yılını kutlamıştı, bu kutlamalar kendini hem Avusturya’da hem de Türkiye’de hissetirmişti. İşte bu kırkıncı yıl kutlamaları bana çocukluğumdan beri bütün benliğimde hissederek yaşadığım bir dönemi hatırlatmıştı. Tam kırk yıl olmasa da, otuz -otuz beşyıl önce,  Avusturya’ da çalışmakta olan Rıza Çavuş (Gündogdu) köyüne döner; köyü, Sivas, Şarkışla Emlek yöresinde bir köydür.  

 

Rıza Çavuş sadece kendi köyünde değil, çevre köylerde de sevilir, sayılır ve onun yoksul dostları vardır. Bu dostlardan birisi Emlek Hüyük köyünden Aşık Aziyet’tir, diğeri Sivrialan Köyünden babam Veli Ülker ve gene aynı köyden Memed’dir. Emlek yöresinde yoksulluk hep diz boyu olmuştur. Emlek’liler ekmeklerini taştan çıkarmaya çalışan köylülerdir. Bir iki istisnai köy hariç köyler taş ve dağlıktır. Aıklayabildikleri kadarıyla taşları tarlalarından ayıklamışlardır, ayıklayamadıkları taşlı tarlalarında ise tahıl yetiştirmişlerdir.

 

Yetiştirdikleri tahıl kendilerine yetmediğinden ekmeklerini kazanmak için hep başka çareler aramışlardır. Bu çarelerden birisi de Rıza Çavuştur; yani göç. Avusturya’ ya kendilerini de götürmeleri için Rıza Çavuş’ un kapısını Aşık Aziyet, babam Veli Ülker ve Memed ayrı ayrı çalarlar.  “Aman Rıza Çavuş bizi de Avusturya’ya götür” derler. Rıza Çavuş her üçününde hallerine bakar, halleri hal değildir, kendilerini Avusturya’ya götürecegine söz verir ve hazırlanmalarını ister. Gidecegi günü ve buluşacakları yeri daha sonra tesbit ederler. İnekler, koyunlar satıldıktan sonra harçlıklar telafi edilir, yol azığı hazırlanır ve bir kaç hafta sonra buluşup, yola koyulurlar.

 

Emlek yöresi insanları aslında gurbete pek alışıktır. Yazları  dağ eteklerindeki kıraç ve taşlı tarlalarında çalıştıktan sonra, kışları da Çukurova’ ya inerler;  portakal bahçelerinde, kanal ve yapı işlerinde çalışırlar.  Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanında İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali ile sanki Emlek köylülerinin hikayeleri anlatılır. Bu sefer gidecekleri gurbet Çukurova’ ya pek benzemeyecektir.  Denkler dürülür ve dört arkadaş  yola koyulur. Aşık İzzet’in diğerlerine göre yükü biraz farklıdır. Aşık, çoçukları Behcet’i, Pınar’ı, Hatice’yi ve karısını köyünde yapayalnız bırakır, ancak birşeyini bırakmaz. Gurbete çıkarken çocuklarından ve karısından ayrılır, ancak sazından ayrılamaz. Tahta bavulunun dışında bir de sazını alır yanına.

 

Uzun lafa gerek yokturdur, Yugoslavya topraklarına çeşitli araçlarla ulaşırlar. Yugoslavya’ dan  Avusturya’ ya dağlardan geçmek zorundalardır. Aşık Aziyet, Bethoven, Şubert, Mozart gibi büyük müzisyenlerin yetişmiş olduğu ülkenin başşehri  Viyana’ya  müzik eğitimi görmeye veya konser vermeye değil, çalışmak ve çocuklarına biraz daha iyi bir yaşam sağlamak için gitmektedir. Normal gümrükten geşmek tehlikelidir, Avusturya’ya bırakılmazlar, sınırdan mutlaka geri çevrilirler. Onun için de dağlardan yürüyerek  Avusturya’ ya ulaşmak zorunluluğu vardır.

 

Soğuk ve  karlı  günde Aşık Aziyet ve arkadaşları, dağ, tepe, bayır, bahçe, bostan demeden, Yugoslav topraklarından,  Avusturya’ ya dogru yola koyulurlar. Başlarında bulunan Rıza Çavuş “Aman çocuklar benim ayağımın izine basın” diye tembihde bulunur, tehlikelerden korunmak için. Öyle de yaparlar, bir ayak kalkar, ondan boşalan yere başka bir ayak düşer. Aziyet ortalarındadır. Soğuktur, soğukta yürekler donmasın diye, türkülere sığınırlar; Aşık Aziyet usuldan usula türküler söyler. Sazın soğukta akordu tutmaz, hem oturup saz muhabbeti  yapacak vakitleri de yokturdur. Dağların kıvrımları dört arkadaşın bacaklarındaki kuvveti alıp götürürken, Aşık Aziyet’ o içten ve yanık sesi usuldan usula çağırdığı türküler kendilerine güç katar;

 

“Kırma gönül şişesini, yapan bulunur bulunmaz
Yıkma hakkın binasını, ören bulunur bulunmaz
Güzel şah nerden gelirsin eğleni eğleni
Gelir Hüseyin’in  göçü dolanı dolanı

 

Bir türkü biter, bir diğerine başlar Aziyet;

 

“Gurbete gidenler azığın alır
Kimisi gelir de kimisi kalır
Kimi sevap için Kabe’ye varır
Kabe kapınızda bilmez misiniz(......)

 

Sümmaniyem yeni yari neyleyim 
Başımı alıp gurbet ele gideyim 
Yarın mahşer günü dava edeyim 
Siz mahşer yerine gelmez misiniz

 

Kendine ait türküleri de söyler; türküleri dinleyen arkadaşları köylerinde bıraktıkları küçük yavrularına bir daha kavuşamıyacaklarını düşünür, içten içten ağlayarak, yollarına devam ederler.

 

“Bir güzelin hasretinden ahından
Alıştı dört yanım yandı ha yandı
Ayrılalı yavruların yanından

Cesette canlarım  yandı ha yandı(......)

 

İzzetiyem kerem gibi yandım ben
Dağlardaki kem kişiye döndüm ben
Gam gasafet katarına bindim ben

 

Yollarda trenim yandı ha yandı”Aşık söyler, arkadaşları içini çekerek dağları aşar, derelere gelirler, oradan tekrar tepeler, ovalar derken Avusturya topraklarında oldukları Rıza Çavuş tarafından muştulanır. Avusturya’nın hangi kasabası hangi köyünde oldukarını bilmeseler de, artık rahata erdiklerini düşünürler. Tren, otobüs ve taksi derken Viyana’da bir eve Rıza Çavuş yerleşirtirir onları. Daha sonraki günlerde herkes başının çaresine bakmak zorundadır. İş ararlar, meslek yokturdur. Aşık Aziyet iyi saz çalar, türkü söyler ve şiirler yazar. Diğerleri çiftçilik ve amelelik yaparlar.Uzun zaman iş ararlar, bulurlar, para alamazlar, kaçaktırlar. Vizeleri yokturdur. Şikayet edilmekten ve Avusturya’ da atılmaktan korkarlar. Vakit geçtıkçe çevrelerini tanımaya, arkadaş edimeye başlarlar.

 

Aziyet bir iki iş bulur, pek hoşuna gitmez, çalışmak istemez aslında. Sevmemiştir bulunduğu yeri. Bir kuru temizlemecide ütücülük bulur. Ütüyü o güne kadar görmemiş Aşık Aziyet artık  ütü yapacaktır. Ütü işini yaparken rahatsızlığını arkadaşlarına akşam kaldıkları işçi hayımında (evinde) dile getirmeye  başlar; “Bana kadın işi değil, erkek işi lazım, şöyle bütün ağırlığını omuzlarımda hissedecegim bir erkek işi” der. İş yaban olduğu kadar, konuşulan dil de, törede yabandır. Aziyet onları hiç  anlamaz, onlar da Aziyet’i;“Elele vermişler gelen güzellerHiç tanrı selamı vermez misinizAllah sizi süs için mi yarattıHiç gel demeyince gelmez misiniz.”Zaman içerisinde yaşadığı ülkenin Almanya değil,  Avusturya olduğunu öğrenmek bile istemez, köyünün hasretini çeker, köyüne dönmenin sebeplerini yaratmaya başlar;

 

Almanya’ya geldim gülmedi yüzüm
Anamdan doğmuşum karadır yazım 
Behcet Kemal oğlu, Badegül kızın
Küçük yavrularım göresim geldi

 

Dost, bilseyidim Almanya’ ya gelmezdim 
Ağlayıp da gözüm yaşı silmezdim
Tez açılmış güller gibi solmazdım
Tomurcuk gülleri deresim geldi

 

Bizim elin koyunları kuzular 
Gözüm görmez ciğerlerim sızılar
Eşi dostu yarı gönül arzular
Bugün bir havadis sorasım geldi

 

Kısmet olsa gelsem Hüyük Köyüne
Hayran kaldım gençlerinin huyuna 
Bir gecede nahmal olsam evime
Eğlenip köyümde durasım geldi

 

Yeter Aşık İzzet bu dertler bitmez
Felegin işine hiç aklım yetmez
Verane bahçede bülbüller ötmez
Dostun bahçesine giresim geldi

 

Aşık Aziyet gurbete ve gurbette sazına, sözüne sarılma ve sazının teline dokunma yerine, kazmayı küreği ve ütüyü kavramaya daha fazla dayanamaz, kısa süre sonra köyüne döner. O günden  sonra da Emlek yöresinin bu değerli ozanı yaşamını Emlek Hüyük Köyünde sürdürmüştür.  Hayatta bulunduğu süre içerisinde, kendisinden önce hakka yürüyen Emlek yöresinin büyük ozanları Aşık Veysel,  Ali İzzet Özkan, Aşık Hasan Devrani ve Aşık Hüseyin Gürsoy gibi arkadaşlarını, adlarına düzenlenen anma günlerinde sazıyla ve türküleriyle anan Aşık Ali İzzet Savaş 11 Eylül 2004 tarihinde hakka yürümüş. Seni de kaybettik,toprağın bol olsun babamın yoldaşı, büyük büyük ozan.

 

Bir Türkü ve Izzet Savas

 

Köy yasam döneminde saygiyla andigimiz Izzet Savas köy de eglencelerde, dügünlerde ve baska sohbetlerde iki türküyü söyletmesi cok zordu. Bu türküleri de cok nadir söylerdi.

 

Bunlardan birisi Polis Arif üzerine ve digeri de Ibrahim Durusoy üzerine söyledigi türkülerdi. Cünkü ikisi de sevilen sayilanlardandi. Saygiyla andigimiz Izzet Savas türküyü söylemekte güclük cekerdi ve dinleyenlerde keza ayni hüzünü yasardi.

 

Bu nedenle o kadar israr da edilse bir türlü eli saza gidemezdi. Hatta cocugunun ismini de Arif koymustu. Burada Polis Arif ve Ibrahim Durusoy'u anarak "huyuk.com" sitenizde türküler bölümünde yayinladiginiz saygiyla andigimiz Ibrahim Durusoy üzerine Izzet Savas'in söyledigi türküyü yaziyorum. Digeri de varsa yayina alinmasi ümidiyle... 

Gardas beni hastahaneye aldilar 
Arkadaslar hep yanima geldiler 
Nerelisin diye köyüm sordular 
Sorma doktor bizim köy figan hey 

Amaliyat masasina beni yatirin 
Kücük Veyselimi bana getirin 
Salacamdan tutun köye götürün 
Duymasinlar bacilarim aman hey 

Bana öldü diyen diller tutmuyor 
Viran kalmis bahcem bülbül ötmüyor 
Kapimiz kitlenmis tütün tütmüyor 
Kaldim gurbet elde kasi keman hey 

 

Acildeydim görmediler yüzümü 
Acel geldi yumdum ela gözümü 
Asik Izzet caldim dertli sazimi

Merhametsiz kahbe felek yaman hey   

 

 

Kaynak: Beserek Dergisi - Emlek Hüyüklüler Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği